15 Ekim 2014 Çarşamba

Son bir maç daha...

Bir filmin sonunu söylediklerinde ya da boşverin finalini, küçük bir spoiler'da ne kadar hayal kırıklığına uğradığını düşün... Şimdi de kendini 19 yaşındaymışsın gibi hisset. Ardından sana hayatınla ilgili sonun doktorlar tarafından söylendiğini ve bu noktaya çok da az kaldığını benimsemeye çalış. Çalış diyorum çünkü ne sen, ne ben, ne de bir başkası bu durumu yaşamadan idrak edemez.



Lauren Hill, kendisi 19 yaşında. Beyninde bir tümör bulunuyor ve tedavi edilemez cinsten. Kendisine, direkt olarak yüzüne öleceği söylendi. Ne ayrılmak isteyen sevgili, ne işten kovulduğunu söyleyen patron ne de dersten kaldığını duyuran bir öğretmen. Bir doktor onu karşısına aldı ve kısa bir süre sonra hayatının biteceğini söyledi. E zaten çok kısa süre yaşamamış mıydı? Haksızlık değil miydi bu? Sorsan kim bilir onun yerine, senin benim günlük yaşamda duyduğumuz o bizi ''mahveden'' haberleri, cümleleri, sözleri hem de her gün bin kere, milyon kere duymayı isterdi. Ama ona tek söylenen, bir daha sözleri bile işitemeyeceği, ağlayamayacağı, aşk acısı çekemeyeceği, sevinemeyeceği, gülemeyeceği oldu...

''Hayattan ayrılmaktan korkmuyorum çünkü orada olmayacağım.''

Koleje kadar basketbol oynayan Lauren Hill'in tek istediği takımı Mount Saint Joseph Üniversitesi'yle bir NCAA maçına çıkmaktı. Çünkü yukarıda söylediği gibi korkusu yoktu, üzüntüsü yoktu. Hastalığını öğrendikten sonra daha güçlü kalmak için giysisinin altına basketbol formasını giyen Lauren Hill'in sadece bir isteği vardı o da ''son maç'ına çıkmak. Buralardan gitmek zorunda kalırken bile Lauren'in aklında basketbol vardı. 

Babası da bu durumu şöyle açıklıyordu

''Ben dayanıksız kalmışken, annesi hastalanmışken bile tipik Lauren, bundan sonra basketbol oynayıp oynayamacağını sormuştu.''




Sonuç olarak, Lauren'in istediği de gerçekleşti. NCAA'in açılış tarihi onun için iki hafta önceye çekildi. Genç basketbolcu dilediği gibi son maçına çıkabilecek. Keşke elinde istediğini dileme şansı olsaydı. Ama yoktu. Lauren gitmeden önce son kez sahneye çıkacak. Tipik bir sporcu gibi belki kaybedeceğini bilse de, durumda hiç mi hiç adalet olmasa da, pes etmeden oynayacak. Çünkü onun karakteri böyle

''Hastalığım söylendiğinde bir saniye bile olsun pes etmedim. Bir saniye bile geriye çekilip bundan sonra yaşayamayacağımı düşünmedim.'' 

Sana hayatının sonunun söylenmesinin ne kadar berbat durum olduğu açık. Ama Lauren üzülmediğini söylüyor. Tek endişelendiği nokta ise giderken geride bırakacağı insanların kederi... 

Yaz mevsimi her zaman gelip geçer, her yer akşam olur ve buralardan bir tren kalkar... Yaşamın sana çok şey, insanlığın ise bir teşekkür borcu var Lauren...









7 Ağustos 2014 Perşembe

Tarih de zaten tekerrürden ibaretti...

Tarih 17 Şubat 1963... Brookyln'de dünyaya gelen küçük bir çocuk bundan 21 yıl sonra, efsane olmak için basketbol denen oyunun en büyük arenasına adım atacaktı. 1984 yılında Chicago Bulls onu seçtiğinde takip eden yıllarda yaşanılacak epik hikayeleri belki de ön görememişti. Ama zaten öngörmüş olsalardı hikaye epik olmaktan çıkar, sıradan ve olağan bir hale bürünürdü. Fakat gerçekleşenlerin, şahit olunanların, izlenilenlerin ''normal'' kelimesiyle uzaktan yakından alakası yoktu...

Sahada basketbol oynarken, her şeye inanabilmeyi, her şeyi anlamlı ve imkanlı kılabilmeyi nasıl başarabilirdiniz ki? Sanki insanlık için bir hediye misyonu üstlenmiş bu adam arka arkaya şampiyonlukları da kazanıyordu.

Her şey o kadar güzeldi ki bu film devam etmeliydi... İşte o şampiyonluklardan birinde 1996'da hikayenin devam edeceği yine bilinmese de aslında resmileşmişti. 23 Ağustos 1978'de Philadelphia'da doğan bir adamın NBA'e girişinde de hiçbir şey öngörülebilmiş değildi. Demiştik ya sıradan olmayan, olağan olmayan zaten tahmin edilemezdi. Hatta o kadar edilemedi ki draft edildiği takımından daha o gece Los Angeles Lakers'a takasla gönderilmişti. İşte 1984'te bize bahşedilen hediyenin taşıyıcısı küçük bir dokunuşla artık yerini almıştı. 20 yıl sonra kendisi o gün draft edildiği için teşekkür edecekti ve bizler de...

Bu iki adamın basketbola yönelmesi, birinin kariyeri sona ererken diğerinin yukarı çıkması, şampiyonluklara giden yolları oluşturan tesadüflerin, rastlantıların tamamı spor tarihi için tartışılmaz bir kıyaktı ve tabii herkes için de öyle...

Michael Jordan ve Kobe Bryant spor tarihinde aynı suda iki kez yıkanmanın imkanı sağlamıştı. Tarih de zaten tekerrürden ibaretti...


24 Temmuz 2014 Perşembe

Bu şans 100 yılda bir gelir! (Tamamen geyiktir hakları da saklı değildir)

NBA'de drafta giren oyuncuların geleceği biraz da şansa bağlı aslında. Kimlerle drafta girdiğin, sizi drafta seçen takımın vizyonu vs bunların hepsi şans. Bazen yetenekli oyuncular çok sağlam bir draftta altlara kadar inebiliyor, zaman zaman ise o kadar da yetenekli olmayan isimler draft çok derin olmadığından yukarıdan seçilebiliyor. Bunları belirleyen hep şans, hep talih...

Ancak tüm tarihe bakıldığında NBA draftlarının en şanslı sınıfını görmek zor değil. Bu sınıf ne LeBron Jameslerin, Carmelo Anthonylerin geldiği 2003 draftı ne de çok derin olmayan Kyrie Irving'in ilk sıradan gittiği 2011 draftı. NBA tarihinin en şanslı sınıfı kesinlikle 2000 draftında lige girenler!

Neden mi?

2005'te röportajda sordular size ''Kaç yıldır NBA'desin'' diye, hiç beklemeden çat diye yapıştır cevabı 5 de, üstüne basa basa de, hesaplamadan de... Ne gerek var hesaplamaya 2000 yılında girmişsin yıl 2005! Hooop 5 yıldır NBA'desin. Hem yılın sonunda da 5 var misler gibi kopya da çekersin.

Aynı zamanda çılgın istatistikleri bulan ESPN'de, FOX'ta, TNT'de çalışanlar için de büyük kolaylık. Kenyon Martin 2008 yılında serbest atış çizgisine mi geldi? Göm hemen alta yazıyı 8 yıldır NBA'de diye. Nerden mi bulacaksın? Çok basit yılın sonundaki rakama bak...

2000 sınıfı işte bu yüzden şanslı... Zaten bundan 100 yıl önce NBA de yoktu. NBA başladığında da oyuncuların kaç yıldır ligde olduğunu hesaplamak zordu. Geçti artık o devirler. 2000 geldi, huzur geldi...

Her ne kadar ilk sırada Kenyon Martin de seçilse 2000 draftındaki oyuncular şanslı... Ya 90'ların ortasında seçilselerdi? Michael Jordan'lı Chicago Bulls'un sürekli şampiyonluk kazanması problem değildi de 2000'den sonra o yılları hesaplamak dertti işte....


26 Şubat 2014 Çarşamba

4 Şubat 2014 Salı

Bir Anka Kuşu Hikayesi...

NBA'de 2012-13 sezonu Phoenix Suns için hiç de iç açıcı sona ermedi. Üstüne en büyük yıldızları Steve Nash, Suns'ın rekabet yaşadığı Los Angeles Lakers'a takas olmuş, California'ya gitmek için yola çıkmıştı bile. Kadrodaki oyuncuların çoğu, artık o takımın üyeleri değildi ve yeniden yapılanmanın son hamlesi olarak Koç Alvin Gentry'le devam etmeme kararı alınmıştı... İşte sezonun en güzel hikayesi de tam o anda başlamak üzereydi...


Phoenix Suns için 2013-14 sezonunun tanking'le geçeceğine dair hemen hemen herkesin elinde çok net sebepler vardı. Nasıl olmasın? Takımın tamamen dağıtılmasının yanında koçluk koltuğuna oturan Jeff Hornacek bile çaylak sezonunu yaşayacaktı. Zaten sezon başlamadan önce ekibiyle yaptığı kısa konuşma durumun vahametini gözler önüne seriyordu...

Hornacek'in ekibiyle toplantı yaparken, elimizde ne var sorusuna aldığı yanıt çoğu koçun henüz ilk sezonunda pek duymak isteyeceği cinsten değildi,

''9 yeni oyuncu grubu ya da ona benzer bir şey... İçlerinden biri geçtiğimiz sezon sadece 55 dakika oynadı ( Plumlee), bir başkası kalp rahatsızlığı nedeniyle tüm sezonu kaçırdı  (Frye), ilk 5 başlayacak oyunculardan biri ise geçtiğimiz sezonu yedek guard olarak geçirdi (Bledsoe)....''




Geçmişin İz Düşümü...

Açıkçası sezon başlamadan kağıt üstünde Hornacek için durum pek de parlak değildi. Ancak çaylak koç bunu ilk defa yaşamıyordu. Jonathan Abrahams'ın From the Ashes yazısında detayları bulabilirsiniz ama ben yine de kısaca anlatayım: Phoenix Suns, 1987 yaşanan doping skandalıyla önemli oyuncularından yoksun kalıyor bununla birlikte uçak kazasında takımın pivotu Nick Vanos hayatını kaybediyordu. Bu travmatik ve trajik olaylardan sonra takım 1988 yılında yeniden yapılanmaya gitme zorunluluğu içine düşüyordu. İşte o sıralarda Hornacek sadece iki yıldır Suns forması giymesine rağmen takımın en eskisi konumunda bulunuyordu. Koçluk görevine ise Cotton Fitzsimmons getiriliyordu. Şutör guard oynayan Hornacek'in yanına bir önceki sezonu Cleveland Cavaliers'ta yedek guard olarak geçiren bugünün Sacramento Belediye Başkanı Kevin Jonhson geliyordu... Bununla birlikte bir çok yeni oyuncu da tıpkı bu sezon olduğu gibi takıma katılıyordu. Hikaye çok tanıdık geliyor değil mi? Tıpkı bugünün Suns'ı gibi, genç bir kadro, isim isim bakıldığında rakiplerine oranla çok daha düşük profilli oyuncular...  Ancak 26 yıl önceki tecrübesiyle Hornacek yine aynı formayla, benzer bir rekabete girmek için hazırdı. Tek fark ise bu sefer oyunu kenardan yönetecekti...





Yeni Dönem Moneyball

''I'm a math guy. I was an accounting major. So ı like numbers...''

Jeff Hornacek, matematiği, rakamları sevdiğini dolayısıyla basketbolda istatistiğe ne kadar önem verdiğini yukarıdaki cümlesiyle belirgin bir şekilde açıklıyordu. İşin içine sayılar, kendini kanıtlamamış oyuncular topluluğu girince Oakland Athletics'in  Genel Menajeri Billy Bean aklıma geldi. Çaylak koçun ve elindeki oyuncu topluluğun ilk gerçekleştirmesi gereken de Billy Bean'in yaptığı gibi kendilerini kanıtlamak olduğu aşikardı.

Slovenya milli takımıyla mükemmel bir şampiyona geçiren Goran Dragic'e ne kadar güvendiğini söylemişti. Muhtemelen onda, 1988'deki Hornacek'i görüyordu. Takımın oyun felsefesini Dragic'in ve Los Angeles Clippers'tan gelen Eric Bledsoe'nun üzerine kuracaktı.

Guard ve şutör guard pozisyonları tamamdı. Sırada kısa forvet vardı. Jeff Hornacek'in elinde ise 2005'te Toronto Raptors'ta NBA'e adım atmış ancak sadece bir sezon burada kalıp 2012'ye kadar kariyerini ABD dışında geçirmiş PJ Tucker'dan daha iyi bir seçecek yoktu. Ama zaten bu takımın temelinde de bireyler değil ekip ön plandaydı. Kısa forvet pozisyonu artık geçtiğimiz sezon kadroda bulunan üç oyuncudan biri olma özellliğine sahip Tucker'ındı...

Forvet pozisyonu ise en kritik yerlerden biriydi. Çünkü Hornacek'in kafasında üçlüklerin çok büyük önemi vardı. Böyle bir düşünce için en ideal forvetlerden biri olan Frye'a sahipti. Ancak problem tecrübeli oyuncunun geçtiğimiz sezon kalp rahatsızlığı nedeniyle oynayamamasıydı. Fakat en büyük şans Suns'ın sağlık ekibiydi belki de... Sonuçta Frye talihsiz hastalığından geri dönmüştü. Bundan böyle forvet pozisyonu da ona emanetti...

Pota altı için aday çok yoktu zaten. Takımın belkide en önemli oyuncusu Gortat sezonun başlarında Wizards'a takas edilmişti. Geriye, Pacers'tan gelen ve koca sezonu sadece 55 dakika süre alarak geçiren Plumlee ve çaylak Alex Len kalmıştı. Kenardan ise son yıllarda oynadığı hiçbir takımda rotasyonun diplerinden yukarı gidemeyen Gerald Green, Markieff ve Rockets'ın 2. tur draft hakkına bıraktığı ikizi Marcus Morris'le vahşi batıda savaşmaya hazırlardı...






Bir Varmış, Bir Yokmuş...

Sezon başlamadan önce ben de dahil birçok kişi Phoenix Suns'ı tüm ligde sonlarda gösteriyordu. Hatta ESPN rakam bile vermişti. Değerlendirmelerine göre 30 takımın içinde Suns 29. sırada yer alıyordu. Tüm bu kötümser öngörülerle birlikte sezon başladı ve Phoenix Suns arka arkaya galibiyetler aldı. Ama çok şaşılacak bir durum yoktu. Çünkü baş altı takımlar genelde ilk günlerinde diğerlerine göre daha çok konsantre olduğu için bu sonuçlar normaldi. Böylelikle ''Suns bir yerde düşüşe geçecektir, böyle gidemezler'' döneminin içine girdik. Ancak günler ilerledi, maçlar oynandı, Sixers düştü, Celtics düştü, Lakers düştü fakat Suns ilk gün olduğu yerden bir türlü inmiyordu... İç sahada oynadıkları maçlarda kim gelirse gelsin paramparça etmeye başladılar. Haliyle bir süre sonra dikkatler bu ekibin üzerine yöneldi, maçları izlenmeye başlandı ve farkedildi ki bu adamların etkileyici bir havası vardı. Maç boyunca bitmeyen enerji, yüksek tempo, potaya giden kısalar, top paylaşımıyla bulunan boş üçlükler ve ilham verici bir basketbol...

O günlerde Suns'ı izlediğimde aklıma bal porsuğu gelmişti. Bal porsuğu bazı yırtıcı hayvanlara göre çok daha küçüktür. Ancak o kadar fazla enerjisi vardır ki aslan vs gibilerinin bal porsuğundan aldığı besin, onu avlarken sarfettiği enerjiye yetmez ve bu nedenle onunla uğraşmazlar. İşte Suns'ın enerjisine de ligdeki hiç bir takım cevap veremiyordu. Halbuki herkes sezonun tanking'le geçeceğini bekliyordu. Muhtemelen sadece Jeff Hornacek dışında...



17 Temmuz Röportajı...

Sezon başlamadan önce çaylak koç Jeff Hornacek'in, Zach Lowe'la yaptığı röportajı okuduktan sonra o gün kafasında yer alan tüm planlanları bugün sahaya yansıtabildiğini, oyuncularına aktarabildiğini görmek aslında hiçbir şeyin tesadüf olmadığını ortaya çıkarıyordu...

Zach Lowe'ın, kafanda nasıl bir oyun planı var sorusuna karşılık, Hornacek hem Mike D'Antoni zamanına hem de 1988 yılında oyuncu olduğu Suns takımına atıfta bulunuyordu.

''Kevin Johnson'la yanyana oynadığımız dönemlerle kafamdaki oyunu benzetiyorum. Hücuma çabuk çıkıyorduk, ilk bulduğumuz fırsatta posta top indiriyorduk ya da penetre ediyorduk. Yani ilk 7 veya 8 saniyede şut kullanıyorduk.''

Jeff Hornacek 1988 yılında kendisinin ve Kevin Johnson'ın sürüklediği hücumun bir benzerini Dragic ve Bledsoe üzerinden kurmayı ve ilk 7-8 saniyede şut kullanmak istediğini anlatıyordu. Çünkü yine kendi ifadesine göre en efektif şutlar hücumun ilk 7-8 saniyesinde bulunuyordu. Nitekim koç planladığının aynısını bugünlerde sahaya yansıtmış durumda. Bledsoe ve Dragic'in başını çektiği Suns hücumunda şutların %41 ilk 10 saniyede kullanılıyor ve %54 isabetle oynuyorlar...


Gelen ikinci bir soru ise takımın geçtiğimiz sezonki üçlük performansı oluyordu. Suns, 2012-13 sezonunda üç sayılık atışta lig 22.'si, yüzde olarak ise lig 28.'siydi. Soru bunu değiştirmeyi düşünüyor musun şeklindeydi. Hornacek'in cevabının temelinde ise çok net bir şekilde üç sayılık atışların ne kadar önemli olduğu vardı. Bunu değiştirecekti ve değiştirdi de. Sezon başlamadan önce verdiği röportaj sonrası Suns şu anda üç sayı denemesinde ligde 4. sırada yer alıyor. Yüzde olarak ise 8. sırada. Bu istatistikte asıl kritik olan ise şu anda kendilerinden daha çok üçlük deneyip de isabet oranı anlamında onlardan daha iyi olan sadece tek bir takım var. O da Portland Trail Blazers....

Yine aynı röportajda Hornacek geçtiğimiz sezon 95.6 olan maç başına sayı ortalamasını bu sezon 102.9'un üzerine çekmek istediğini söylüyordu. Nitekim bunu da başarmış durumda. Çünkü Suns an itibariyle maç başına 104.9'la sayı buluyor.





''We Realy Believe in Jeff''

Tüm bu istatistiki anlamdaki gelişimin üstüne Phoenix Suns, takımdan sonra en çok parlayan varlık olan Eric Bledsoe'nun ciddi sakatlığına kadar hücum verimliliğinde 9, savunma verimliliğinde ise 11. sıradaydı. İki departmanda ise ilk 10'da olan sadece dört takım bulunuyordu Thunder, Heat, Clippers ve Spurs... Ve evet tüm zorlukların dışında bir de Bledsoe sakatlanmıştı. Artık herkesin Suns'tan beklediği düşüşün gerçekleşmesi gerekiyordu... Çünkü görece en iyi oyuncularını da kaybetmişlerdi. Neyse ki yine yanılttılar. Takıma eski yıldızları Barbosa katıldı. Anında da uyum sağladı. Suns sanki içine çektiği her şeyi yukarı taşıyan, iyi yapan sihirli bir makina gibiydi. Bledsoe sonrası çıktığı 17 maçın 10'unu kazandılar. Son 10 maçta ise zirve yapıp sadece ikisini kaybettiler. Şu anda beş maçlık bir galibiyet serileri var. Geçtiğimiz günlerde evinde sadece bir yenilgisi bulunan Pacers'ı Bankers Life Fieldhouse'ta devirdiler. Ve tahmin edin bu sezon Pacers'ı iki kez mağlup etmeyi başaran tek takım kim? Bildiniz, Suns!

Oyuncularının tamamı kariyerlerinin en iyi dönemini yaşıyor diyebiliriz. İşin sırrı basit ama takım sporlarında ve özellikle NBA'de uygulaması zor. Bencil olmadan, kendine değil takım için oynamak. Jeff Hornacek her fırsatta bunu dile getiriyor. Tıpkı Dragic'in her fırsatta Jeff'e inanıyoruz dediği gibi. Sadece o değil tüm oyuncular böyle.

Mesela Gerald Green koça olan inancını Denver Nuggets maçında 21 sayı gerideyken yaşadıklarını anlatarak gösteriyor:

''Maçta asla paniklemedi, bize bağırmadı. Sadece plana sadık kalmamızı ve bunun işe yarayacağını söyledi'' 

Karşılaşma sona erdiğinde ise Jeff Hornacek'in dediği olmuş ve plan işe yaramıştı. Phoenix Suns, maçı 21 sayıdan gelerek 103-99 kazanmıştı. Belli ki artık oyuncular da koçları gibi soğukkanlı ve plana sadık kalıyorlardı. En büyük güvenceleri de Hornacek'in sanki her şey kontrolü altındaymışçasına hafif gülümsemesiydi belki de...





Phoenix!

Phoenix'in anlamını bilenler vardır elbet. Anka kuşu demektir. Anka kuşu da küllerinden doğar. Tıpkı şu sıralar Phoenix Suns'ın yaptığı gibi. 1988 yılındaki Suns'la şimdiki Suns'ın benzerliğini anlatarak girmiştim yazıya. Phoenix Suns'ın o sezonu nasıl bitirdiği yukarıda yazmıyor. Söyleyeyim, 1988 yılının Suns'ı onca atlattığı olaydan sonra, yeni kurulmasına rağmen sezonu 55 galibiyetle tamamladı ve Batı'da konferans finali oynadı. O takımın en önemli isimlerinden Jeff Hornacek tam 26 yıl sonra yine Suns'ın en önemli figürlerinin başında geliyor. 2014'te Hornacek ve takımı aynı başarıyı gösterir mi orası zor. Şu anda Batı Konferans'ında 6. sırada yer alıyorlar. Sonuç ne olur bilinmez ancak emin olduğum tek bir şey var ki o da sezonun hikayesinin Hornacek ve oyuncuları tarafından yazılmaya başlandığı. Sonunu ise onlardan başka kimsenin belirlemeyeceği...

Sağlıcakla kalın...






Not: Yazıyı yazdığım sırada Chicago Bulls maçı oynanmamıştı... 







29 Ocak 2014 Çarşamba

24 Ocak 2014 Cuma

En Güzel Günüm Gecem...

Hayatta yaşanılan en güzel anlar planlanmadan gerçekleşmiştir. En azından ben, en keyifli dakikalarımı, saatlerimi ya da günlerimi böyle zamanlarda yaşadım. Bir basketbolsever olarak dün ve bugün, yine hiç beklemezken mükemmel saatlerin içinde buldum kendimi. Şayet siz de 24 Ocak akşamından 25 Ocak sabahına kadar basketbol izlediyseniz, benimle beraber aynı duyguları yaşadığınıza eminim. Çünkü öyle bir geceydi ki sanki basketbol tanrıları tüm gösteriyi bu sefer daha da bizim için hazırlamıştı...

Zaten böyle garip olayların, akıl almaz işlerin, abartılı rakamların ortaya çıkacağı son bir kaç gündür izlediklerimizle sinyallerini vermişti. Kevin Durant'in durdurulamaz hücumu 8 maç üst üste 30+ sayı atması, Lamarcus Aldridge ve Rudy Gay'in performansları.... Hepsi 24-25 Ocak günün habericisi niteliğindeydi ve düne gelindiğinde Anadolu Efes'te Planinic ilk sihiri yaparak bir anlamda tüm gerçekleşecekleri başlatan isim oldu...



N'aptın Planinic?

Arka arkaya alınan mağlubiyetlerle 9'da 0'la başladığımız Euroleague'de bu hafta işlerin farklı olacağı belliydi. Perşembe günü önce Fenerbahçe Ülker evinde Panathinaikos'u hemen ardından Galatasaray Liv Hospital da zorlu Almanya deplasmanında Bayern Münih'i yenmişti. Cuma akşamı ise sıra Anadolu Efes'teydi, rakip İtalyan'ların Armani Milano ekibiydi. Başabaş geçen mücadelenin son anlarında Anadolu Efes'in en büyük hastalığı yine hortlamış ve 8-0'lık seriyle geri düşmüştü. Maçın bitimine 3 saniye kala skor 59-58 Milano lehineyken rakip takımdan Langford çizgiye geldi. Serbest atışların ilki girdi ve skor 60-58 oldu. Zaten ne olduysa o andan sonra yaşandı... Langford ikinciyi kaçırdı, Planinic ribaundu aldı, 2 saniye süre kalmıştı ve kendi sahasından topu potaya gönderdi... Top havadayken, takım arkadaşı Vasiliadis kendisine pas vermediği için sitem edercesine iki elini yana açtı, maçı anlatan İsmail Şenol ''Planinic N'aptın'' dercesine ''Planinic'' dedi, ben evden direkt olarak, ''n'aptın Planinic'' dedim, Twitter'a tivitler düşmüştü bile, yurdun neresinde olursa olsun o şutu gören söylenmişti muhtemelen. Çünkü vakit varken iyi verilmiş bir karar değildi. Fakat ne demişti Behzat Amirim: ''yanlış yolda yürümek, doğru yolda beklemekten iyidir'' Planinic de öyle yaptı. Hissetti, yanlış olsa da o yolda ilerlemeye karar verdi, beklemedi... Ama işin asıl ilginç olan tarafı o şut karşı potaya gidene kadar bizim söylenecek vaktimiz vardı. Evet, mesafe o kadar uzaktı yani... Sonuç mu? Başta Vasiliadis olmak üzere, ben ve tüm o anda hayıflananlar söylediklerimizi yutmak zorunda kaldık da ne de güzel olmadı mı?




Planinic sihiri işte böyle yapmış ve Euroleague'de haftayı üçte üçle kapatmıştık. Ama bu basket yukarıda bahsettiğim gibi muhtemelen basketbol tanrılarını da harekete geçirdi ve etkisi bir başka kıtada, NBA'de büyüyerek ortaya çıktı...


24 Ocak'ı 25 Ocak'a bağlayan bir NBA gecesinde aslında beklenti çok da yüksek değildi. Karşılaşmalar kağıt üstünde normal geçebilecek bir durumdaydı, bireysel performansların da buna paralel oluşması beklenilebilirdi. Ama bir gecede yaşananları anlatsam inanmazdınız neyse ki teknoloji gelişti ve kanıtlarla geliyorum...




Florida'da Hareketli Ortam

Saatle 02:10'u gösterdiğinde NBA'de iki maç start aldı. Bilirsiniz Lakerslı olduğumdan diğer karşılaşmalar başlayana kadar Magic-Lakers'ın başına oturdum. Tüm gece sürecek bireysel gösteri Tobbias Harris ve Kendall Marshall'ın küçük şovlarıyla başladı. Evet, küçük diyorum çünkü onlardan sonra seyirci önüne çıkacak olanlar o kadar büyüdüler ki maalesef ki bu iki isim normalde gecenin yıldızları olabilecekken alt grup gibi kaldılar... Orlando Magic karşılaşmayı 114-105 kazansa da akıllarda daha çok bu iki genç adamın rakamları duruyordu... Tobias Harris 28 sayı ve 20 ribaundla düşen her topu topluyordu. Karşıda  Kendall Marshall ise her ne kadar dezavantajı olsa da balık gözü lensini yine takarak, en büyük özelliğini ortaya çıkarıyor, geniş saha görüşüyle 14 asistini yapıyordu. Yanına da 19 sayısını ekleyerek gösterisini güzel bir şekilde süslüyordu. Ve sahne artık diğerlenindi...





Philadelphia'da İki All-Star

Hemen hemen aynı saatte başlayan bir diğer maçta ise şovun sahipleri bu sefer aynı formayı giyiyordu. Toronto Raptors formasını... Philadephia'da oynanan Sixers - Raptors maçında Kyle Lowry ve Demar Derozan gecenin diğer parlayan ikilisi oluyordu. Maça damgasını vuran ikiliden Lowry, 18 sayı, 13 asist ve 10 ribaundla tripple double yapıyordu. Son günlerin formda oyuncusu Demar Derozan, son Mavs maçında attığı 40 sayıdan sonra bugün de 34 sayıyla oynuyor yanında 9 ribaundu da almayı unutmuyordu... Bu iki performanstan sonra Raptors tabii ki mücadeleden zaferle ayrılıyordu... Karşılaşma sonrası mikrofonlara şu eğlenceli röportajlar veriliyordu:

Demar Derozan (Kyle Lowry'den bahsederek): '' O bir all-star...''

Kyle Lowry (Demar Derozan için): ''O bir all-star...''

Amir Johnson: ''bu adamların ikisi de all-star...'' 

Güzel takım, izlemeye devam edin derim....





Merhaba NBA, Ben Mirza!

2012'de Avrupa Basketbolunu sevenlerin üzüleceği, NBA severlerin ise mutlu olacağı bir gelişme yaşanmıştı. Avrupa'da zamanın en iyi basketbolcularından birisi Mirza Teletovic artık kariyerini ABD'de devam ettirme kararı almıştı. İlk sezonunda çok az süre alan Teletovic, acaba Avrupa'ya geri dönecek mi sorularını kesin bir dille yanıtlamıştı: ''hayır dönmeyeceğim''...  Bu kararlılık benim gibi bir NBA izleyen insanı da sevindirmişti. Ancak bu sezonun başları da bir öncekinden çok farklı değildi. Yavaş yavaş ben de acaba dönse mi diye düşünmeye başlıyordum. Çünkü herkes gibi  Mirza Teletovic gibi bir yeteneği izlemek istiyordum... Fakat sezon içinde takımda yaşanan sakatlıklar derken Mirza yavaş yavaş kendini göstermeye başlamıştı. Ben ve benim gibiler tebessümle bu performanstan mutlu oluyorduk... Ta ki Nets'in Mavericks karşısında oynadığı maçta Mirza Teletovic oyuna girip altı dakika içerisinde 6'da 6 üçlük atana kadar! Bu saatten sonra mutluluk tebessümleri, heyecanlı kahkahalara dönüşüyordu... Mirza tıpkı ortama ilk girdiğinde soğuk, utangaç ama alıştıktan sonra durmayan tipler gibiydi... Dün gece hiç durmadı, sürekli attı ve 11'de 7 üçlükle 34 sayıyı bir çırpıda gönderdi. Galibiyetin baş mimarı oldu. Maç bittiğinde ise NBA de bizim bildiğimiz gerçek Mirza Teletovic'le tanışmıştı...





Mirza Teletovic kendini tanıtırken, tamamen doğruları yapıyordu tek bir şey dışında. Maalesef yanlış geceyi seçmişti. O Brooklyn'de seyircileri büyülerken hemen çok yakınında New York'ta, Madison Square Garden'de gecenin en görkemli performansı sahneleniyordu! 



MSG'nin Yeni Kralı!

Carmelo Anthony ligin iyi savunma takımlarından biri Bobcats karşısında maça iyi başlamıştı. İlk başlarda tüm gözler Barclay Center'da Mirza'nın üzerindeyken MSG'den haberler yavaş yavaş gelmeye başlamıştı, Melo ilk çeyreği 20 sayıyla bitirmişti. İlk yarının bitimine 6 dakika kala 30 sayıya ulaştığında ise artık hepimiz New York'taydık. Çünkü her zaman büyük bireysel performansların sergilendiği bu basketbol mabedinde yine benzeri yaşanacağı kesin gibiydi. Ama bilemedik. Çünkü en iyisi yaşandı! Carmelo Anthony ilk yarıyı tam 37 sayıyla tamamladı. Maç artık 20 sayılı farklardaydı ancak artık başka bir merak başlamıştı: Carmelo kaç sayı atacaktı? 

Gömülü resim için kalıcı bağlantı

Bu salonda daha önce yukarıdaki tablodaki performanslar yaşanmıştı. Carmelo 3. çeyrek sona erdiğinde 1985'te Bernard King'in, 1995'te Michael Jordan'ın MSG'de attığı 55 sayıları geride bırakmıştı! Son çeyrekte ise amaç yine Bernard King'in 60 ve Kobe'nin 61 sayısını geride bırakmaktı. Zaten artık kesinleşmiş gibiydi. O an geldiğinde, Melo 62. sayısını bulduğunda maçın bitimine 7 dakika vardı. Bernard King'in de içinde bulunduğu tüm MSG yeni krallarını kenara gelirken ayakta alkışlıyordu!  




Carmelo Anthony 62. sayısını atıp hem kariyer rekorunu, hem franchise rekorunu hem de MSG atılmış en yüksek sayı rekorunu kırıyordu... Ve benim de aklıma bir kaç yıl önce New York Knicks'in ünlü taraftarı Spike Lee'nin oynadığı reklam geliyordu... Spike Lee bu reklamda Bernard King'in 1984 yılındaki 60 sayısını anlatıp ''gelecek ismin kim olduğunu bilemezsin'' diyordu ve bir anda Carmelo'nun büyük bir resmi ortaya çıkıyordu ... Yani kısaca reklam dün gece gerçekleşmişti...




All Hail The King!




Patty Mills'e Giriş Yasak!

Tüm bunlar yaşanırken Atlanta'da Hawks-Spurs maçında Patty Mills ilginç bir deneye imza atıyordu. Spurs'ün büyük farkla mağlup ettiği Hawks maçında Patty Mills 18 sayıyla oynadı hem de 7'de 6 üçlük atarak! Bu etkileyici bir gecenin rakamları. Ancak bence Mills bir şey deniyordu ve sanırım başarılı da oldu!

Gömülü resim için kalıcı bağlantı


Bir nevi Gregg Popvich cezası olsa gerek? Benim aklıma başka bir şey gelmedi. Ya da Spurs'ün kusursuz top paylaşımı sonucu bulunan boş üçlükler de olabilir....

Unutmadan bu karşılaşmada Kyle Korver, üçlük atma serisini 110 maça çıkardı. Zaten böyle bir gecede böyle bir serinin sona ermesi ihanet gibi olurdu! Ayrıca Tim Duncan'ın da 17 sayı 16 ribaund maalesef seviye çok yukarıda olduğu için hiç konuşulmadı bile...



En Büyük Benim!

Aynı saatlerde oynanan Pistons - Pelicans karşılaşmasında ilginç ve yine çok acayip olmasına karşın gölgede kalan bir performans sergileniyordu Drummond tarafından... Sahadaki Monroe, Josh Smith, Anthony Davis gibi ligin en atlet adamları varken ve pota altı da bu kadar kalabalıkken ribaundların paylaşılmasını beklersiniz. Ancak Drummond dün gece o anlamda çok bencildi, tam 20 ribaund topladı ve ''en büyük benim'' dedi. Yanına 21 sayısını ekleyerek gecenin bir başka 20-20'sine imza attı! Ancak o saatlerde herkesin gözü biraz önce de dediğim gibi MSG'deydi. Karşılaşmada Pistons'ın üçüncü çeyrekte 30-4'lük bir seri yakalamasına rağmen mağlup olması hiç de ilginç değildi! Çünkü onlar Detroit Pistons'tı...

Eric Gordon da Pelicans'a maçı böyle getiriyordu...






Chandler ''The Straight'' Parsons

Tüm bu hengameden sonra Teksas'ta Houston Rockets - Memphis Grizzlies maçında bir adam ortaya çıktı. Bu adam ne James Harden, ne Dwight Howard ne de Marc Gasol'dü... Chandler Parsons'ın ta kendisiydi ve bu gece uzun menzilli çalışıyordu... Parsons, Grizzlies potasına 34 sayı göderiyordu, garip olanı bu 34 sayıyı içinde tam 10 üçlük yer alıyordu biraz daha garip olanı ise bu 10 üçlüğü sadece ikinci yarıda buluyordu. Durun! daha en garibini söylemedim... Parsons bu 10 üçlüğün tamamını arka arkaya hiç kaçırmadan atıyordu... İlginç bir gece olduğunu yazının en başında söylemiştim... Bu üçlük bombardımanı takımının kazanmasını sağlamıyordu ancak Parsons, Robert Horry'i geride bırakarak, tek maçta Rockets tarihinin en çok üçlük atan oyuncusu olmayı başarıyordu...






Batı'nın Yeni Adamları...

Dün All-Star ilk 5'leri açıklanmış ve Batı Konferansı'nda Kevin Love ve Steph Curry kariyerlerinde ilk defa 5'te başlayacaklarını öğrenmişlerdi. Zaten böyle olağanüstü işlerin yaşandığı bir gecede Minnesota Timberwolves ve Golden State Warriors karşı karşıya geliyorsa, olağan şüpheliler belliydi... Evet, Curry ve Kevin Love! Ancak maç onların bireysel performanslarından da güzeldi. Kevin Love geceyi 26 sayı 14 ribaund, Steph Curry ise 33 sayı 15 asistle tamamlamıştı. Düşünün, maç o kadar güzeldi... Sonuç olarak Minnesota Timberwolves 121-120'iyle (uzatmasız) çok önemli bir galibiyet aldı bunu getiren ise Kevin Martin oldu...





Nur Topu Gibi Bir Süperyıldız

Bu sezon sadece bir defa iki kez arka arkaya kaybeden Indiana Pacers bunu tekrar yaşamak istemiyordu. Rakip ise çıkışta olan Sacramento Kings'ti. Ancak çıkışın başrolundeki iki isim sakatlığından dolayı oynayamıyordu. Rudy Gay ve Demarcus Cousins. Ancak dedik ya çılgın bir geceydi ve bu sefer çıldırma sırası Kings'in iki guardı Marcus Thornton ve Isaıah Thomas'taydı. Thornton ligin açık ara en iyi savunma yapan takımına ilk çeyrekte tam 22 sayı atıyordu! Maç bittiğinde Thornton'un tam 42, Isaıah Thomas'ın ise 38 sayısı vardı. Bir başka gece olsaydı ertesi gün bu iki adamı konuşuyor olabilirdik. Ama bu maç için ön plana çıkan yeni süperstar Paul George oldu. 36 sayıyla oynadı George yanında 5 de ribaund çekti ama şu yaptığı tüm rakamları bir anda gölgeye itiverdi, o da gecenin büyüsüne ayak uydurmuştu...



Evet, Paul George en kritik anda sahneye çıkıp 4 sayılık bir oyunla maçı eşitleyip uzatmaya götürdü, arından takımının Suns sonrası ikinci bir mağlubiyet almasını engelledi. Kısaca Planinic mucizesiyle başlayan basketbol şöleni Paul George mucizesiyle sona ermişti....



Planinic'in maç kazandıran şutundan Paul George'un yarattığı 4 sayılık oyuna kadar arada yaşananlara şahit olmak bir basketbolseverin en çok mutlu olacağı zamanlardan biridir.. Eğer siz de onlardan biriyseniz şanslısınız... Değilseniz elimden geldiğince bu çılgın geceyi anlatmaya çalıştım... Ancak ne yapın ne edin bu gece yaşananları bir izleyin ve son olarak da 25 Ocak 2014 tarihini bir yere not edin.

Sağlıcakla kalın...










İkili Oyun- 9. Bölüm / Can Hasgör & Mert Aydın

Konular; All-Star ilk 5'leri, sezonun geride kalan kısmında Doğu Konferansı'ndaki tüm takımlar


22 Ocak 2014 Çarşamba

İkili Oyun - 8. Bölüm / Can Hasgör & Mert Aydın

Konular; Sacramento Kings ve Rudy Gay'in çıkışı, Miami Heat'in rolantide gidişinin play-off'a yansıması ve KEVIN DURANT



17 Ocak 2014 Cuma

İkili Oyun- 7. Bölüm / Can Hasgör & Mert Aydın

Konular; Hidayet Türkoğlu'nun Clippers'la imzaladığı kontrat, Celtics, Heat, Warriors üçlü takası, Gasol'ün dönüşü ve Grizzlies, Rondo'nun dönüşü, ortaya karışık, Brooklyn Nets...



14 Ocak 2014 Salı

İkili Oyun - 6. Bölüm / Can Hasgör & Mert Aydın

Konular; Toronto Raptors'ın Rudy Gay takasından sonraki çıkışı, New Orleans Pelicans'ın ve Anthony Davis'in geleceği, Gordon takas dedikoduları ve Houston Rockets


10 Ocak 2014 Cuma

İkili Oyun - 5. Bölüm / Can Hasgör - Mert Aydın

Konular; All-Star oylamalarının açıklanan sonuçları,  Minnesota Timberwolves ve Kevin Love'un açıklamaları, Golden State Warriors


7 Ocak 2014 Salı

İkili Oyun - 4. Bölüm / Can Hasgör - Mert Aydın

Konular;

Chicago Bulls - Cleveland Cavaliers Takası, Hidayet Türkoğlu ve Clippers, Griffin-Carmelo takas dedikodusu, Boston Celtics - Memphis Grizzlies Takası, Andre Miller'ın muhtemel gerçekleşecek takası...