''When the sun goes down and the band won't play, i will always remember us this way''
''Aşk nedir?'' sorusuna verilebilecek binlerce cevap var. Sanıyorum ki benim için doğrusunu A Star is Born veriyor. Cevap ise Ally'nin (Lady Gaga) filmde söylediği Always Remember Us This Wayşarkısındaki yukarıda yazdığım sözlerde gizli. Birisine aşık olduğunu nasıl anlarsın? Her şey berbat giderken, dibe vurmuşken, yani şarkıdaki gibi ''Güneş battığında, grup müzik çalmayı bıraktığında'' sadece gözünü kapat ve onu nasıl hatırladığını düşün. ''O Gün''ü hatırlıyorsan, onu ilk tanıdığın, en mutlu olduğun gün gözünün önündeyse, tebrikler! Aşıksın...
İşte A Star is Born böyle bir aşkın hikayesi. Her şeyin rüya gibi başladığı ancak işlerin yolunda gitmediği... Jack Maine (Bradley Cooper) milyonlarca hayranı olan ünlü bir rock şarkıcısı. Parıltılı gözüken hayatında psikolojik ve fiziksel sorunlar yaşayan, alkol bağımlısı bir yıldız. Bir tesadüf sonucu Ally'nin sahne aldığı bara giden Jack aşık olacağı kadını ilk defa orada görüyor. Ally ise çok yetenekli olmasına rağmen henüz üne kavuşamamış bir şarkıcı, hayata karşı kızgın, dışarıya kapalı ve güçlü bir karakter. Ancak Ally'nin en önemli özelliği korumacı ve anaç tavrı. Jack'i onu rahatsız eden hayranlarından korumak istemesi, eve geldiğinde ise babasıyla arkadaşlarının arkasını toplamasından Ally'nin bu özellikleri çok net verilmeye çalışılmış. Ve tabii ki Ally'nin bu korumacı ve anaç hali bir tesadüf değil. Çünkü diğer tarafta hayatı oldukça dağınık olan, sürekli arkasının toplanması gereken, doğar doğmaz annesini kaybeden ve bunun eksikliğini hisseden Jack var.
Hikaye ilerledikçe Ally'nin Jack'e ne kadar iyi geldiği sürekli gösteriliyor. Filmde uzun bir süre boyunca Jack hiç olmadığı kadar mutlu, hiç olmadığı kadar iyi söylerken karşımıza çıkıyor. Çünkü artık hayatında ona çeki düzen vermeye çalışan, eksiklerini gideren Ally var. Tüm bunlar yaşanırken Ally'nin de Jack'le verdiği konserlerde ne kadar yetenekli olduğunu anlaşılıyor ve kariyeri giderek yükselmeye başlıyor. Zaten tüm sorunlar da burada başlıyor.
Filmin bu bölümünde Ally'nin popüler kültürün gerekliliklerinden çabuk tüketilebilecek içi boş şarkılar söylediğini, saç rengini, giyim tarzını değiştirdiğini görüyoruz. Ancak buradaki ayrıntı şu; Ally de bu değişimden pek mutlu değil. Unutmadan söylemek gerek; burada popüler kültüre de getirilen büyük bir eleştiri var. Çünkü popüler kültürün sonucu olarak aralarındaki saf duyguların ortadan kaybolmaya başladığı verilmeye çalışılıyor. En azından Jack için durum böyle. Ancak bu tarz filmlerin aksine A Star is Born'da kariyeri yükselişe geçen Ally'nin Jack'e karşı olan saf duyguları hiç kaybolmuyor. Hala Jack'in yanında olmaya, onun hayatını düzeltmeye çalışıyor.
Jack ise en başından beri hem ailesiyle hem de Ally'le yaşadıklarında sürekli gerçeği görmeyi reddetmekte ısrar ediyor. Babasının en yakın arkadaşı olduğuna, ona iyilik yaptığına, abisinin işe yaramaz bir ayak bağı olduğuna ve son olarak da Ally'nin kendisini geri plana attığına, kendisinin Ally'i kaybettiğine inanıyor. Ne var ki bunların tamamı yanlış. Ancak özellikle Ally konusunda kendisine itiraf edemediği gerçekler onun dibe vurmasına neden oluyor. Zaten ödül törenindeki sahnelerde Jack'i izledikçe ben bile kendimi berbat hissettim. Fakat biraz yukarıda da yazdığım gibi Ally'nin duygularında hiçbir değişiklik olmuyor. İşler ne kadar berbat giderse gitsin Jack'e olan aşkında ufacık bir eksilme bile görmüyoruz.
Filmin son bölümlerine girilirken iki sahnede Jack'in artık gerçekleri kendine itiraf ettiğini görüyoruz. İlki Ally'le iyileşmek için gittiği kampta yaptığı ve özür dilediği konuşmada. İkincisi ise abisiyle arabada yaptığı ve onu idolü olarak gördüğünü söylediği anda. Ancak ne kadar gariptir ki Ally'nin kendisini ne kadar sevdiğini anlaması onun için sona giden yolun başlangıcı oluyor. Menajeriyle yaptığı konuşmadan sonra Ally'nin hayatında bir yük olduğunu ve kendisinden asla vazgeçmeyeceğini düşünerek yaşamına son veriyor. Çünkü ancak bu şekilde Ally'nin kendisinden kurtulacağına inanıyor. Fakat atladığı en önemli nokta ise Ally'nin ona olan aşkı. Yazının ilk başında bahsettiğim ''When the sun goes down, and the band won't play. I will always remember us this way'' sözleri Ally için öylesine söylenen kelimeler değil, gerçeğin ta kendisi. Çünkü Ally o kadar aşık ki Jack'i kötü hatırlamasına imkan yok. Çünkü yaşanabilecek en kötü şeyler ortaya çıksa da Ally gözünü kapattığında muhtemelen ilk tanıştıkları geceyi, beraber şarkı söyledikleri anları hatırlıyor. Abisinin de filmin sonunda söylediği gibi burada tek hata yapan Jack.
A Star is Born gerçek aşkın çok çok çok kötü anlarda çok daha net bir şekilde anlaşıldığını gösteren bir film. Jack işleri ne kadar berbat etse de Ally'nin ondan vazgeçmeyişi aşkın ne kadar gerçek olduğunu gösteriyor. Filmin sonunda Ally ''I'll never love again'' şarkısını söylüyor ve ben de izlerken onun gerçekten başkasını sevmeyeceğine adım gibi emin oluyorum.
Bradley Cooper'ın performansı, Lady Gaga'nın doğallığı, hikayenin kendisi, hiç sıkılmadan izlenmesi ve filmde çalan şarkılarla A Star is Born son yılların en iyilerinden bir tanesi. Muhtemelen de bir klasik olarak sinema tarihindeki yerini alacak.
Çok zaman bulamadığım için eskiye göre yazma işine pek fazla yönelemiyorum. Bu nedenle sezonun ilk yazısı biraz geç geldi. Ama malum takım, ben yazmak istemesem bile zaten zorla yazdırtacaktı zaten. Kimden bahsettiğim belli; Golden State Warriors...
Şu 21 maçlık seri ve sezonun sonrası muhtemelen onları tarihin en iyi takımlarından biri yapacak, tabii her şey normal giderse... Kim bilir belki de NBA tarihinin en iyi basketbol oynayan ekibiyle karşı karşıyayız. Kusursuz bir kimya, modern basketbolun sonuna kadar uygulandığı bir sistem ve bu sistem için en uygun oyuncular bir şekilde Golden State'te buluştu. Çoğunlukla bilgi ve beceri bunun yanında biraz da şansla NBA'de yepyeni bir ekol, olası bir hanedanlık doğdu.
Onları iyi yapan etkenleri uzun uzun anlatmaya ve ne kadar güzel basketbol oynadıklarından bahsetmeye gerek yok. Zaten bu yazıyı okuyorsanız NBA'le yakından ilgileniyorsunuzdur ve muhtemelen de durumun farkındasınızdır. Sadece bu oyunlarının sayılara nasıl yansıdığı ve Warriors'un mümkünse nasıl yavaşlatılabileceği konusunda kendi kendime gelin güvey olmaya çalışacağım.
Phoenix Suns'ın 2005-2007 arasındaki takımı şu anda özellikle NBA'de ve tüm dünyanın genelinde oynanmaya çalışılan, hız ve tempoya dayalı basketbolun ilk temsilcisi olarak gösterilebilir. Warriors'ı o takıma göre savunmada 4-5 kat daha iyi, hücumda ise iki üst modeli olarak görebiliriz. Sahada yer alan oyuncuların en az üç genelde dördü şut atan ve tamamı da pasör olan bu takımın alan paylaşımı neredeyse geometri derslerine konu olacak kadar başarılı. Ve tüm bunlar, sayı yeseler de yemeseler de rakip savunmaya oturmadan hücuma başlamalarıyla ortaya çıkıyor. Daha doğrusu ilk tepkimeyi bu oluşturuyor.
Warriors'un 22-0'lık serisindeki manyaklık seviyesini açıklayan bir kaç rakam var. Bunlardan ilki hepinizin tahmin edeceği gibi üçlükler;
Golden State Warriors, maç başına 30'la en çok üçlük deneyen, 13'le en çok isabet bulan, en önemlisi burası, o kadar çok üçlüğe rağmen yüzde 43'le en iyi yüzdeye sahip takım. Ve tüm bu yukarıdaki istatistiklerde en yakın rakibine +4 kadar fark atıyor. Bu konuda ligin en iyi ikinci takımına karşı aradaki farkı düşünün sonra da ortalama bir ekip karşısında bu farkın nasıl korkunç bir hale geleceğini hayal edin. Gerçi hayal de etmeye gerek yok geride kalan 21 maçtan 4-5 tanesi dışında dilediğinizi izleyebilirsiniz.
Neden mi oynadıkları basketbol bu kadar göze güzel geliyor; çünkü maç başına 29 asist (yine en yakın takımdan 4 fazla) yapıyorlar. Asist dışında atılan sayılarda lig sonuncusular. Burası malumunuz iyi bir şey. Kısacası topu ligde açık ara en iyi paylaşan takım. Rakiple hiç muhatap bile olmadan sonuca gidiyorlar.
Bitmedi; Fast-Break'ten maç başına 21 sayı buluyorlar ki burada da en yakın rakibinden +4 önde yer alıyorlar. Ayrıca maç başına saha içinde en çok isabet bulan ve en iyi yüzdeye sahip takım olarak da ayrı bir ünvanları var.
Tüm bu rakamlar kendilerinin ligin en iyi hücum takımı olduğunu zaten ortaya koyuyor ama verimlilik puanına göre 100 pozisyon üzerinden değerlendirilince de bu durum net bir şekilde onaylanıyor.
Asıl delilik ise yukarıda saydığım hemen hemen tüm istatistiklerde geçtiğimiz sezona göre daha iyiler. Ve hepimiz biliyoruz ki bu takım 2014-2015 sezonunu şampiyon olarak tamamladı. Bir de böyle bakınca oluşan durum çok daha korkutucu bir hal alıyor. Kısacası 'modern basketbol' durdurulamaz bir canavar yarattı. İnanılmaz bir uyum içerisinde herkesi eze eze geliyorlar. Peki dezavantajları var mı? Çok az ve kullanması biraz zor olsa da bazı olumsuz durumlara sahipler.
Bu dezavantajların en önemlisi hepimizin bildiği gibi sürekli kısa bir beşle parkede yer almaları. Ama o kadar iyi oynuyorlar ki bu durum onların avantajına dönüyor. Çünkü ellerinde Draymond Green gibi normların dışında bir oyuncu var. Topla gidiyor, üçlük atabiliyor, ribaund alıyor, penetre ediyor ve en önemlisi kendisinden çok daha büyük Zach Randolph, Blake Griffin gibi adamlarla göğüs göğüse çarpışabiliyor. Muhtemelen şu anda NBA'de onun yerine kimi koysanız, Anthony Davis ve LeBron James dahil bu katkıyı almanız çok zor.
Draymond Green, Warriors'a hücumda kısa ve hızlı kalmanın avantajını getirirken, savunmada da ekstra katkısıyla bu durumun dezavantajını ortadan kaldırıyor. Bu nedenle siz de kısalmak zorunda kalıyorsunuz ve artık oyun tam da Warriors'ın istediği gibi oynanmaya başlanıyor.
Sonda söyleyeceğimi ilk başta belirteyim, Golden State Warriors'u tek yavaşlatabilecek takımın San Antonio Spurs olduğunu düşünüyorum. Ama nasıl?
Öncelikle Warriors'ın hücumlara Draymond Green'in Curry'e perde yaparak başladığı artık herkesin malumu. Rakamlarda biraz daha çıldırmalarının nedeni de bu. Perde gerçekleştiğinde adam değişse de değişmese de Curry çoğu zaman rakibin yanından vurup geçiyor ve sonrasında ya turnike geliyor ya da kaldırıp üçlük atıyor. Bunun yanında harika bir saha görüşü olduğu için yardım gelen taraftan boşta kalan arkadaşını da görebiliyor. Orada da Klay Thompson ve Harrison Barnes pusuya yatmış bekliyorlar. Bu adam değişmeli ya da savunmanın aynı kaldığı durumlarda farklı senaryolar da yaşanabiliyor. Mesela Curry'nin uzunun yanından geçmesi vs. Ancak net olan bir şey var ki Warriors bu oyunu çok efektif kullanıyor. Yine bu yüksek P&R'da şayet iki oyuncu da bir an için Curry'nin üzerinde kalırsa anında Draymond Green'e çıkartıyor. Green ordan ya üçlük buluyor ya da penetreyle savunmayı darmadağın ediyor. Gördüğünüz gibi bu durumda bir miktar çaresiz kalıyorsunuz. Pick and roll başladığında en iyi olan tercih kısa bir süreliğine Green'i boş bırakıp riske etmek. Bu şekilde hem de topun Curry'nin elinden çıkmasını sağlayıp onun da ritm bulmasını engelleyebilirsiniz. Burada tabii Green'i de bomboş bırakmak dağılmanızı sağlar. İşte zaten tam burada savunma konsantrasyonu devreye giriyor. Sonrasında topu olabildiğince boyalı alan ve çevresine indirmelerini sağlamak yapılabilecek en iyi hamle. Çünkü hem en düşük yüzdeyle orada oynuyorlar hem de o bölgedeki basketbol hiç istemedikleri bir hal alıyor.
Neden mi? Golden State Warriors, serbest atış kullanma sırasında ligde 17. sırada. Bu fiziksel temasa hiç alışkın olmadıklarını ve pek de sevmediklerini gösteriyor. Zaten Draymond Green ve biraz da Festus Ezeli dışında rakiple temasa girmeyi tercih eden oyuncu da pek yok. Bunu başarmanın yolu da dışarıdan atış şansı vermemek. Baskılı bir savunma, hatta Curry'nin içeri penetre etmesini zaman zaman riske ederek (üçlük atmasından iyidir) oyunu sıkıştırmak lazım. Sonrasındaysa kurallar içinde biraz kavga, biraz da itiş kakış en tercih edilebilir yol. Yazması kolay, yapılması için ise adeta bir robot gibi sürekli kafanın, elin, kolun, ayakların ve vücudun çalışması lazım. Savunmanın koordine bir şekilde hareket etmesi şart. Konsantrasyon bir an bile kaybedilmemeli. Zaten sezon başından beri San Antonio Spurs'ün kurmaya çalıştığı sistem de bu. Ve o mental seviyeye çıkacak tek takım da onlar gibi görünüyor.
Burada şu soru akıllara gelebilir; Spurs o zaman iki uzunla oynamasın ve bu pick and roll'de adam değiştirsin, böylelikle Curry karşısında kalan oyuncu geçilmez ve bir problem çıkmaz. Evet bu da bir tercih olabilir. Ancak sıkıntı şu ki Warriors'ın kısa kalma dezavantajını değerlendirmeden onları yenmek sanırım imkansız. En azından ben öyle düşünüyorum. Sonuç olarak siz de kısaldığınızda artık böyle bir dezavantaj ortada kalmıyor. Ama Warriors'ın bununla beraber sonuca gitmek için başka çareler üretmesi de normal. Yani bu hamle bir işe yaramayabilir ve siz zararlı çıkabilirsiniz. Spurs özelinde gidecek olursak benim açımdan Aldridge'li ve Tim Duncan'lı bir 5, Warriors karşısında şart!
Gelelim işin hücum yönüne, daha doğrusu Warriors'ın kısa 5'inin karşısında yine neler yapılması gerektiği konusuna. Bir kere öncelikle şu kesin ki Golden State üçlük atıyor diye onları üçlükle yeneceksiniz diye bir şey yok. Zaten bunu yapamazsınız çünkü kendileri üçlüğü ligde en iyi savunan 4. takım. Şu ana kadar rakipleri Warriors'a sadece %27'yle üçlük atabildi. Burada da tıpkı savunmada olduğu gibi topu içeri indirmek en doğrusu olacaktır. Burada yine akıllara şu gelebilir, 'e sen yazdın Draymond Green'in pota altında kendisinden fizikli ve uzun oyuncuları savunabildiğini' evet doğru. Fakat burada farklı bir durum var. İlginç bir şekilde Lamarcus Aldridge'in bana göre oyununda olan en önemli defektlerinden biri Draymond Green karşısında işe yarayabilir.
Şöyle anlatayım, Aldridge post oynamayı seven bir oyuncu. Ama Zach Randolph gibi rakibini iterek değil, teması çok sağlamadan ya fade away kullanıyor. Diğer hücum silahı da jump shot. Durumu rakamlarla açıklamaya çalışayım, Zach Randolph şutlarının yüzde 62'sini potaya 3 metrelik bir yakınlıktan kullanırken, Lamarcus Aldridge'de bu rakam yüzde 36 ki genelde boş kaldığında o kadar yakın mesafe deniyor. Ama asıl aradaki farkı anlatan istatistik şu; Zach Randolph şutlarının yüzde 31'ini ki bu en fazla oran rakibiyle arasında hiç mesafe yokken kullanıyor. Yani tıpkı geleneksel bir post oyuncusu gibi. Lamarcus Aldridge'de ise bu rakam yüzde 16 ve en düşük. Kısacası, evet Draymond Green, Randolph gibi güçlü bir adamla göğüs göğüse çarpışabilir.
Ama Aldridge hiç o işlere girmiyor. Onun istediği sadece açık bir görüş ve Draymond Green'in iyi olduğu konu Aldridge karşısında ortadan kalkıyor. Kısa olması da inanılmaz bir orta mesafe şutör olan, fade away de çok kullanan Aldridge'in tam da işine gelen bir durum. Zaten Draymond Green'in ilk 5'e yerleştiği geçtiğimiz sezondan beri iki kez karşılaştılar. Aldridge'in o maçlardaki sayı ortalaması 27 ve %47'yle şut attı. Bu örnekte Aldridge ve Randolph'u karşılaştırmamın nedeni ise farklı şut seçimleri olmasıydı.
Warriors'ın savunmasını geçmenin bir diğer yolu da içeriye penetre eden kısalar. Üçlük çizgisini savunmak ve topu kapıp hızlı hücum yapmak için dışa baskılı bir savunma yapıyorlar. İkili oyunlarla içeriye devrilen uzunlar ve topla penetre eden kısalar Warriors savunmasına sorun çıkartabilir. Ama bunu yapmak için bıkmadan usanmadan bir hücumda 2 belki de 3 kez pick and roll oynamak şart. Çünkü kısa oldukları için her yere rahatlıkla yetişebiliyorlar. Savunmayı açmak hiç de kolay değil. Sanırım bunu ligde en iyi yapacak takımlardan bir tanesi yine San Antonio Spurs.
Warriors'a karşı dikkat edilmesi gereken iki konu daha var: Bunlardan ilki rakip kısa diye hücum ribaunduna gereğinden çok önem vermek. Warriors sayı yese de yemese de anında hücuma giden bir takım. Sadece yarım saniye süren kısa bir boşluk onlar için yeterli. Bu nedenle hücum ribaundundan çok dengeli şut atıldıktan sonra geriye dönüp savunmaya oturmaya konsantre olmak hayati önem taşıyor. Bunu yapmadığınızda Warriors sinir bozucu bir şekilde sayılar bulmaya başlayabilir. Kısacası en çok hücum ribaundu veren 6. takım olmaları yanılgıya sebebiyet vermemeli.
İkinci bir konu da Golden State'in ligde rakipten en çok fast break sayısı yiyen 4. takım olması. Bunda tempolu oynamalarının etkeni de büyük. Yine bu ilizyona kanıp topu kapmak için riskler almak, topun bu kadar iyi dolaştığı yerde potanıza üçlüğün gelmesine ve Warriors'ın ritm bulmasına neden olabilir. Konsantrasyonu hiç kaybetmeden, takımla uyumlu bir şekilde savunma yapmak bireysel ve ekstra hamlelerden çok ama çok daha önemli.
Tabii tüm bunları yapmak Golden State Warriors gibi bir takımı durdurmaya yeterli olmayacaktır. Zaten dikkat ettiyseniz sadece yavaşlatmaktan bahsettim. Çünkü şu an için durdurmak imkansız gibi. Maçta tempoyu çok yükseltmeden, fiziki mücadeleye döndürerek, Curry'nin ritm bulmasını engellemek çok önemli. İşin hücum tarafında Warriors'ın kısa 5'nin ve baskılı savunmanın ortaya çıkardığı dezavantajlara konsantre olmak, bunları değerlendirmek şart.
Tüm bunları yaptıktan sonra Toronto Raptors'ın GM'i Masai Ujiri'nin sözünü dinleyerek dua edip şut kaçırmalarını beklemek zorundasınız... Şansınız yaver giderse 7 maçlık bir seride kazanmaya yaklaşabilirsiniz.
Blog’da bugüne kadar hep basketbol üzerine yazmaya çalıştım.
Sonra durduk yere içimde filmlerle ilgili yazma isteği oluştu. Az çok film
izlerim ve okulunu da okuduğum için ister istemez bir kaç şey kaptım. Kısacası
eldeki kısıtlı imkanlarla bu işe girişmeye karar verdim. Buraya düşecek ‘’eleştiri
yazıları’’ da genelde vizyon filmleriyle ilgili olacak. Yani öyle çok sanatsal ağırlıklı
filmler üzerinde durmak istemiyorum. Neden ilk film John Wick diye sorarsanız,
bir nedeni yok, sadece karar verdiğimde izlediğim ilk film buydu. Sonuç olarak
durum böyle, neyse artık filme geçebiliriz.
Not: İzlemediyseniz okumayın spoiler’lar var sonra
küfür yemeyelim…
Yanlış adama çattılar, sıkıntı büyük...
Başrolünü yaşlanmayan aktör –kendisi 50 yaşında ve vampir
olduğu yönünde kuvvetli iddialar var- Keanu Reeves’in oynadığı John Wick’in konusu
temelde klasik, intikam alma filmlerinden birisi. Bu tarz çoğu filmde
baş karakterin ailesinden birine zarar verilmesi sonucu girdiği mücadeleler anlatılır. Burada John Wick’i harekete geçiren köpeğinin Rus mafya
liderlerinden birinin oğlu tarafından öldürülmesi. Ancak bu işi yapanlar ‘’sadece
bir köpek’’ deyip geçiştirse de durum hiç de öyle değil. Çaresiz bir hastalığa
yakalanan John Wick’in karısı, sonucu bildiği için öldükten sonra kocasına
gönderilmek üzere bir köpek alıyor. John Wick duygusal mektupla birlikte gelen
köpeği daha doğrusu Daisy’i karısıyla bütünleştiriyor. Devamında ise kahramanımızın arabasına göz diken bir grup mafya üyesi John Wick'in evine girip hem köpeği öldürüyor hem de
arabayı çalıyor. Söylediğim gibi film de zaten bundan sonra kopuyor ya da
başlıyor diyelim…
Klasik bir senaryo olsa da onu kendi türlerinden daha
iyi yapan önemli noktalara sahip. Bu farkların da ortaya çıkmasındaki etken de ilk yönetmenlik deneyimi olmasına rağmen Chad Stahelski.
Çünkü Stahelski, Hunger Games, Hunger Games. Catching Fire, Scherlock Holmes,
Iron Man 2, Die Hard 4.0, Spider Man 2, Matrix Reloaded ve Revolutions filmleri
gibi bir çok filmin aksiyon, yakın dövüş sahnelerinde koordinatörlük yapmış bir
isim. Kendisi de kick-boksçu olan Stahelski hem bu projelerdeki tecrübelerini
hem de gençliğinden gelen hünerlerini filme çok iyi aktarmış. John Wick’in aynı türdeki
diğer filmlere göre öne çıktığı en dikkat çekici yerlerden biri kesinlikle yakın dövüş ve çatışma
sahneleri. Aksiyon sahnelerinin çoğunda silah kullanılmasına rağmen çatışmaların tamamında tarafların arasındaki mesafeler çok yakın ve harika koreografiler var. Tıpkı yakın dövüş
sahnelerinde olduğu gibi... Zaten Keanu Reeves ve Chad Stahelski’nin beraber son
buluştukları proje Man Of Thai Chi. Bu filmde Reeves başrol oynarken
Stahelski ise Martial Arts denilen dövüş türünün ki konu bunun üzerineydi
koreografilerini yapmış. Zaten John Wick’te de Martial Arts’tan ara sıra bazı bölümler
görmemiz mümkün.
Chad Stahelski’nin altından başarıyla kalktığı diğer bir iş
kamerasını yani açıları aksiyon sahnelerinde çok iyi kullanması. Ayrıca aynı türdeki filmlerde çok rastlanmayan görsel anlatımlar da bulunuyor.
Örnek verecek olursak,
Karısı öldükten sonra yüzüğünü hala takması,
Bardağını hala aynı yerde tutması ona olan bağlılığını anlatıyor.
Karısıyla evlendikten sonra eski karanlık günlerini geride bırakan kiralık katil John Wick'in düzenli bir hayatı olduğu her sabah saat 06:00'da alarmı susturmasıyla resmediliyor
Fakat karısından kalan tek şey olan Daisy'nin öldürülmesi ve tüm içindeki nefreti dizginlediği yer olan arabasının çalınması her şeyi yıkıyor. John Wick artık eski karanlık günlerine dönüyor ve düzen bozuluyor. Son olarak alarmı 06:19'da susturuyor ve bu da düzenin bozulduğunun işareti.
John Wick'in tüm öfkesini kustuğu zaman ise arabasıyla piste çıktığı anlar. Karısının ölümü, eski günlerin ağırlığından ancak orada kurtuluyor ve bu bir terapi görevi görüyor. Yönetmen ise izleyicilere John Wick'in bu halini alt metinde çok iyi gösteriyor
John Wick köpeği aldığında adının Daisy olduğunu öğreniyor ve hiç şaşırmadan ''Tabii'' şeklinde bir tepki veriyor. Tam bu anda açı genişliyor ve masanın üzerinde Portekizli ünlü mimar Alvaro Siza'nın kitabı görünüyor. Ve Daisy adlı çalışmalarına da vurgu yapılıyor. Zaten çalışmalarına baktığınızda evin de mimarisinin o şekilde olduğunu görüyorsunuz.
Filmde zaman zaman yer alan gülümseten bölümlerden birini de yönetmen Stahelski otobüs sahnesine gizliyor. İntikam almaya niyetli John Wick, arabası olmadığı için otobüsten iniyor ve basamakta ''watch your step'' yani meali ''adımına dikkat et'' yazan bir uyarı görülüyor. Bu uyarı bir anlamda karşı tarafın yanlış kişiye bulaştığının bir göstergesi oluyor
Yönetmen bu ve buna benzer sembolik anlatımları, küçük selam çakmaları kullanarak filmi bir anlamda monotonluktan da kurtarıyor diyebiliriz.
Karanlık dünya...
Yine yönetmenin çok iyi başardığı işlerden biri de renk kullanımı olduğunu söyleyebiliriz. Sürekli koyu renkler filmin havasını, karakterin iç dünyasını çok iyi yansıtıyor. Ayrıca bu renk kullanımı izleyiciye de çok aşırı gelmiyor. Filmde yavaş yavaş gelişme bölümüne geçilmesini çok uzatmamak ve seyirciyi sıkmamak için paralel sahneler kullanılmış ki o sahnelerin işleyişi gerçekten de çok başarılı olmuş.
Ancak filmin ilerleyen anlarında bazı gereksiz sahneler olduğunu da söylemekte fayda var. Tabii yönetimi de anlıyoruz para lazım, insanlar vurdu, kırdı, uçma, kaçma istiyor ancak sonlara doğru bu sahnelerde biraz aşırıya kaçılmış denilebilir.
Ayrıca filmde haddinden fazla müzik ve şarkı kullanıldığını söyleyebiliriz. Fakat haddinden fazla kullanımı bu şarkı ve müziklerin harika birer seçim olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Size tavsiyem John Wick filminin soundtrack'ini hiç beklemeden dinlemeniz. Aşırı kullanım olsa da bazı sahnelere çok iyi oturan seçimler olduğunu da belirtelim.
Ve tabii Keanu Reeves... Başarılı aktör filmi ''one man show'' şeklinde götürmüş. Çok büyük bir sanatsal oyunculuk yok tabii ama bir aksiyon filminin daha üstesinden muazzam bir şekilde gelmiş. Diğer yönleri daha çok ortaya çıktığı için aksiyon filmleri denince Keanu Reeves mesela bir Jason Statham gibi anında akla gelmez. Kendisinin bu konuda biraz underrated olduğunu düşündüğümü de ekleyeyim.
Filmde ayrıca Game of Thrones, Fringe ve The Newsroom gibi dizilerin başrollerinde oynayan isimleri küçük rollerde görüyoruz ve bunlar da güzel sürprizler oluyor.
Filmi kendi türleri içerisinde değerlendirirsek oldukça iyi diyebiliriz. Hiç vakit kaybetmeden izleyin diyemem tabii ama boşluğa düşerseniz de ''lan ne izlesek acaba'' diye aranırsanız bu filme yönelebilirsiniz.
Not: 6,5 - 7 arası gittim geldim, son olarak 6.8'de bıraktım. Neden 7 değil de 8? Orasını ben de bilmiyorum... Haydi görüşmek üzere...
Bir filmin sonunu söylediklerinde ya da boşverin finalini, küçük bir spoiler'da ne kadar hayal kırıklığına uğradığını düşün... Şimdi de kendini 19 yaşındaymışsın gibi hisset. Ardından sana hayatınla ilgili sonun doktorlar tarafından söylendiğini ve bu noktaya çok da az kaldığını benimsemeye çalış. Çalış diyorum çünkü ne sen, ne ben, ne de bir başkası bu durumu yaşamadan idrak edemez.
Lauren Hill, kendisi 19 yaşında. Beyninde bir tümör bulunuyor ve tedavi edilemez cinsten. Kendisine, direkt olarak yüzüne öleceği söylendi. Ne ayrılmak isteyen sevgili, ne işten kovulduğunu söyleyen patron ne de dersten kaldığını duyuran bir öğretmen. Bir doktor onu karşısına aldı ve kısa bir süre sonra hayatının biteceğini söyledi. E zaten çok kısa süre yaşamamış mıydı? Haksızlık değil miydi bu? Sorsan kim bilir onun yerine, senin benim günlük yaşamda duyduğumuz o bizi ''mahveden'' haberleri, cümleleri, sözleri hem de her gün bin kere, milyon kere duymayı isterdi. Ama ona tek söylenen, bir daha sözleri bile işitemeyeceği, ağlayamayacağı, aşk acısı çekemeyeceği, sevinemeyeceği, gülemeyeceği oldu...
''Hayattan ayrılmaktan korkmuyorum çünkü orada olmayacağım.''
Koleje kadar basketbol oynayan Lauren Hill'in tek istediği takımı Mount Saint Joseph Üniversitesi'yle bir NCAA maçına çıkmaktı. Çünkü yukarıda söylediği gibi korkusu yoktu, üzüntüsü yoktu. Hastalığını öğrendikten sonra daha güçlü kalmak için giysisinin altına basketbol formasını giyen Lauren Hill'in sadece bir isteği vardı o da ''son maç'ına çıkmak. Buralardan gitmek zorunda kalırken bile Lauren'in aklında basketbol vardı.
Babası da bu durumu şöyle açıklıyordu
''Ben dayanıksız kalmışken, annesi hastalanmışken bile tipik Lauren, bundan sonra basketbol oynayıp oynayamacağını sormuştu.''
Sonuç olarak, Lauren'in istediği de gerçekleşti. NCAA'in açılış tarihi onun için iki hafta önceye çekildi. Genç basketbolcu dilediği gibi son maçına çıkabilecek. Keşke elinde istediğini dileme şansı olsaydı. Ama yoktu. Lauren gitmeden önce son kez sahneye çıkacak. Tipik bir sporcu gibi belki kaybedeceğini bilse de, durumda hiç mi hiç adalet olmasa da, pes etmeden oynayacak. Çünkü onun karakteri böyle
''Hastalığım söylendiğinde bir saniye bile olsun pes etmedim. Bir saniye bile geriye çekilip bundan sonra yaşayamayacağımı düşünmedim.''
Sana hayatının sonunun söylenmesinin ne kadar berbat durum olduğu açık. Ama Lauren üzülmediğini söylüyor. Tek endişelendiği nokta ise giderken geride bırakacağı insanların kederi...
Yaz mevsimi her zaman gelip geçer, her yer akşam olur ve buralardan bir tren kalkar... Yaşamın sana çok şey, insanlığın ise bir teşekkür borcu var Lauren...
Tarih 17 Şubat 1963... Brookyln'de dünyaya gelen küçük bir çocuk bundan 21 yıl sonra, efsane olmak için basketbol denen oyunun en büyük arenasına adım atacaktı. 1984 yılında Chicago Bulls onu seçtiğinde takip eden yıllarda yaşanılacak epik hikayeleri belki de ön görememişti. Ama zaten öngörmüş olsalardı hikaye epik olmaktan çıkar, sıradan ve olağan bir hale bürünürdü. Fakat gerçekleşenlerin, şahit olunanların, izlenilenlerin ''normal'' kelimesiyle uzaktan yakından alakası yoktu...
Sahada basketbol oynarken, her şeye inanabilmeyi, her şeyi anlamlı ve imkanlı kılabilmeyi nasıl başarabilirdiniz ki? Sanki insanlık için bir hediye misyonu üstlenmiş bu adam arka arkaya şampiyonlukları da kazanıyordu.
Her şey o kadar güzeldi ki bu film devam etmeliydi... İşte o şampiyonluklardan birinde 1996'da hikayenin devam edeceği yine bilinmese de aslında resmileşmişti. 23 Ağustos 1978'de Philadelphia'da doğan bir adamın NBA'e girişinde de hiçbir şey öngörülebilmiş değildi. Demiştik ya sıradan olmayan, olağan olmayan zaten tahmin edilemezdi. Hatta o kadar edilemedi ki draft edildiği takımından daha o gece Los Angeles Lakers'a takasla gönderilmişti. İşte 1984'te bize bahşedilen hediyenin taşıyıcısı küçük bir dokunuşla artık yerini almıştı. 20 yıl sonra kendisi o gün draft edildiği için teşekkür edecekti ve bizler de...
Bu iki adamın basketbola yönelmesi, birinin kariyeri sona ererken diğerinin yukarı çıkması, şampiyonluklara giden yolları oluşturan tesadüflerin, rastlantıların tamamı spor tarihi için tartışılmaz bir kıyaktı ve tabii herkes için de öyle...
Michael Jordan ve Kobe Bryant spor tarihinde aynı suda iki kez yıkanmanın imkanı sağlamıştı. Tarih de zaten tekerrürden ibaretti...
NBA'de drafta giren oyuncuların geleceği biraz da şansa bağlı aslında. Kimlerle drafta girdiğin, sizi drafta seçen takımın vizyonu vs bunların hepsi şans. Bazen yetenekli oyuncular çok sağlam bir draftta altlara kadar inebiliyor, zaman zaman ise o kadar da yetenekli olmayan isimler draft çok derin olmadığından yukarıdan seçilebiliyor. Bunları belirleyen hep şans, hep talih...
Ancak tüm tarihe bakıldığında NBA draftlarının en şanslı sınıfını görmek zor değil. Bu sınıf ne LeBron Jameslerin, Carmelo Anthonylerin geldiği 2003 draftı ne de çok derin olmayan Kyrie Irving'in ilk sıradan gittiği 2011 draftı. NBA tarihinin en şanslı sınıfı kesinlikle 2000 draftında lige girenler!
Neden mi?
2005'te röportajda sordular size ''Kaç yıldır NBA'desin'' diye, hiç beklemeden çat diye yapıştır cevabı 5 de, üstüne basa basa de, hesaplamadan de... Ne gerek var hesaplamaya 2000 yılında girmişsin yıl 2005! Hooop 5 yıldır NBA'desin. Hem yılın sonunda da 5 var misler gibi kopya da çekersin.
Aynı zamanda çılgın istatistikleri bulan ESPN'de, FOX'ta, TNT'de çalışanlar için de büyük kolaylık. Kenyon Martin 2008 yılında serbest atış çizgisine mi geldi? Göm hemen alta yazıyı 8 yıldır NBA'de diye. Nerden mi bulacaksın? Çok basit yılın sonundaki rakama bak...
2000 sınıfı işte bu yüzden şanslı... Zaten bundan 100 yıl önce NBA de yoktu. NBA başladığında da oyuncuların kaç yıldır ligde olduğunu hesaplamak zordu. Geçti artık o devirler. 2000 geldi, huzur geldi...
Her ne kadar ilk sırada Kenyon Martin de seçilse 2000 draftındaki oyuncular şanslı... Ya 90'ların ortasında seçilselerdi? Michael Jordan'lı Chicago Bulls'un sürekli şampiyonluk kazanması problem değildi de 2000'den sonra o yılları hesaplamak dertti işte....