25 Nisan 2012 Çarşamba

Steve Nash Olmak...



Yüzlerce basketbolcu izledik, yüzlercesini anlattılar, dinledik. Kimisinin 100 sayısını okuduk, kimisinin 81 sayısına bire bir şahit olduk. Bazıları ise yer çekimine meydan okudu şaşırttı. Geriye dönüp baktığımızda o kadar fazla ki anlatılanlar, izlenilenler… Peki sahadayken yanındakileri bir noktadan alıp çık(A)bileceği seviyenin de  üstüne taşıyan kaç oyuncuya tanıklık ettik? Zekanın üstünlüğünü dikte ettiren kaç oyuncuya? Eğer ilk akla geliyorsan bu konuda en iyisisindir. Daha doğrusu Stephen John Nashsindir. Yani nam-ı diğer Steve Nash.

Güney Afrika, Johannesburg’da dünyaya geldi Stephen. Daha sonra ailesiyle beraber Kanada’da yaşamını devam ettirdi. Steve Nash, ilk başta profeyonel futbolcu olan babasından (John Nash) etkilenerek yeşil sahalara merak saldı. Bu durum Lise döneminin ilk yıllarına kadar sürdü. Zaten az çok NBA’e meraklıysanız Steve Nash’in futbola olan yeteneğinden de haberiniz vardır.

Nash'in futbola olan yeteneklerini görmek için 2005 smaç yarışmasını izlemek de fayda var. Not: Çok da iyi bir smaç yarışması olmuştur.
.


Spor için yaratılmış bu bünye futbol dışında buz hokeyi, lacrosse ve rugby’e de el atmıştı. Ancak her şeyin farkında olan bir tek annesi vardı. 8 yaşında oğlunu bir basketbol turnuvasında izleyen Jean Nash ‘’Her zaman onun NBA’de oynayacağını ve bir yıldız olacağını düşünmüştüm’’ der. Nitekim haklıdır da. Ancak Steve Nash, söylediğim gibi lise döneminin ilk yıllarına kadar başka sporlarla daha çok uğraşmıştır. Belki de onun bu denli muazzam bir oyuncu olması,  farklı mecraları tecrübe etmesinden geliyordur. Asıl soru: Hangi yaptığı spor Nash’in bugünkü oyununa ayna tutmuş olabilir? Futbol? Rugby? Buz Hokeyi? Elbette hepsinin yansımaları mevcuttur. Ancak onu en iyi anlatan hiç şüphe yok ki lisede 3 defa kazandığı satranç şampiyonluğudur. Bu denli gösterişten, atletizmden uzak ve büyük oranda zekaya dayanan basketbolunu izledikten sonra 3 satranç şampiyonluğu kazandığını duymak taşları yerine oturtuyor aslında. Lise döneminin ortalarından itibaren basketbola bir daha bırakmamacasına sarılır Nash. Fizik olarak dezavantajları da yok değildir. Lisedeki koçu Hyde – Lal’le birlikte ülkenin önemli kolejlerine basketbol bursu için talepte bulunurlar. Arizona, Duke, Indıana, Maryland gibi okullarından hiç biri onu kabul etmez (Nash,  hala ret cevabı aldığı mektupları bir kutuda sakladığını söyler). Başvurdukları okullardan Santa Clara’nın  Yardımcı Koçu Scott Gradin, Steve Nash’in maçlarından oluşan videosunu izledikten sonra büyük bir kahkaha patlatır.

Scott Gradin daha sonra o kahkahasını : ‘’ Ret cevabı veren  kolej koçları Nash’in  maç videolarını izlediklerinde büyük bir ihtimalle onun mükemmel oyunu karşısında  gözlerine inanamadılar.  Bunun yanıltıcı olduğunu düşünüp onun sadece güçsüz savunmasını gördüler. Bu da beni kahkahalara boğdu. Çünkü oyunu domine edebiliyordu. Kimse onu tutamıyordu. Herkes parkenin üzerinde yerlerdeydi.’’  Şeklinde açıklar.

Gradin, Steve Nash’in videolarını diğer yardımcı koç Davey’e götürür. O da vakit kaybetmeden Vancouver’a gider. Nash’in St. Michael’in şampiyonluğuna nasıl liderlik ettiğine tanık olur. Muazzam oynamıştır. Koç Davey onun  Santa- Clara için ya da herhangi bir başka okul için yeterice iyi olduğunu anlamıştır.

Santa – Clara dönemi ise Steve Nash için tam bir rüya gibi geçer.  İkinci yılında takımı WCC’de (West Coast Conference) 12 galibiyet – 2 mağlubiyetle ligi ilk sırada bitirirken Nash sayı ve asist ortalamalarında lig lideri olur. Takip eden yıllarda bu ve buna benzer başarılarla adından söz ettirmeyi başarır. Artık mezuniyet zamanı gelir. Show Time Lakers’ında forma giymiş Kurt Rambis’in de bulunduğu okul tarihinde ilk kez birinin forması emekli edilir.

Ve formanın arkasında ise Nash yazar.






Lisede takımının lideridir, Kolejde de aynı şekilde. Peki ya ışıkların en yoğun olduğu yer NBA? Herkesin daha güçlü, daha hızlı, daha iyi olduğu NBA’de yine bir geminin dümenine geçebilme imkanı bulacak mıdır?


96 yılında Phoenix Suns tarafından 15. Sırada draft edilir Steve Nash. İlk yılında NBA’de süre alması oldukça güçtür. Çünkü takımın birinci guardı ligin gelmiş geçmiş en iyilerinden biri olan Jason Kidd, ikincisi ise Sam Casseldir. Kısacası Phoenix onu 3. Guard olarak düşünmüştür. Kevin Johnson’un mentorluğunda 1 sezon geçiren Nash oldukça az süre almıştır. Lisede ve kolejde oynadı takımların lideri olmaya alışmış bir adamın NBA’de ilk sezonunda bu denli az süre alması nereden bakarsanız bakın psikolojik açıdan zor olsa gerek.  Nash değil de başkası olsa o zamanlardan sağlam bir şekilde çıkıp bugünlere gelebilir miydi emin değilim.  Bunu başarmasındaki etken ise herkeste olmayan ancak onda dibine kadar bulunan iki şeye sahip olması olabilir: Büyük basketbol yeteneği ve  bir o kadar küçük ego…

Belirtmeden geçemeyeceğim: O nasıl bir guard üçlüsü: Jason Kidd, Steve Nash, Sam Cassel…

1998-99 sezonunda Dallas Mavericks, Don Nelson önderliğinde yeni bir yapılanmaya gitmiştir. NBA’de  açık saha oyununun en sadık temsilcisi Nelson’un kafasındaki guard bellidir. İkinci sezonunda Suns’ta dakikaları oldukça artsa da takasla Teksas’ın yolunu tutar. Artık ruhundaki liderlik özelliğini kullanabileceği bir ortamdadır. Nash, genç yetenek Dirk Nowitzki ve Michael Finley’le birlikte Mavericks’teki üçüncü yılında, gelmeden önce  dibe vuran takımı 13 sene sonra tekrar play-off’lara taşımayı başarır. O dönemlerde beraber oynadığı İki kişiden:

Michael Finley : ‘’ Nash’in ilk amacı her zaman takım arkadaşlarını oyunun içinde tutmaktır’’  der.

Dirk Nowitzki’yse o günlerle ilgili olarak  ‘’ ABD’ye ilk geldiğimde evden dışarıya adım atmıyordum. Sürekli Almanya’yı arıyordum. Sadece Nash burayı evim gibi hissetmemi sağlayan kişiydi. O kesinlikle benim en yakın arkadaşımdı’’  sözleriyle onun kendisi için önemini anlatır.

Liderliğin, sadece parke üzerinde  takım  arkadaşlarını  oyunun içine sokmaktan, yönetmekten değil, aynı zamanda dışarıda da onları hayatın içinde tutmaktan, orada da asist yapmaktan geçtiğini anlatır bana yukarıdaki iki farklı insanın iki farklı ama aslında aynı sözleri…

Dallas Mavericks’te geçirdiği 6 yılın ardından Nash’in Phoenix Suns kariyeri tekrardan start alır. 98’de ayrıldığı Arizona’ya döndüğünde artık birinci adamdır. Zaten ikinci Phoenix macerasında nasıl büyük bir oyuncudan bir efsaneye dönüştüğünü burada kelimelerle anlatmanın ne kadar zor olduğunu herkes bilir. Bu dönemde Nash 2 kez  arka arkaya NBA’de normal sezonun MVP’si olmuştur. Evet bir oyuncunun alabileceği en değerli ödüllerin başında gelir bu. Ancak benim için onu en iyi anlatan:  Aynı dönemlerde takım arkadaşı Boris Diaw’ın ‘’En çok gelişme kaydeden oyuncu’’ olması diğeri ise başka bir takım arkadaşı Barbosa'nın ‘’en iyi 6. Adam ‘’ ödülünü alması olmuştur her zaman. Kid Canada, o yıllarda Suns’ı Amare Stoudemire ve Shawn Marion’la birlikte batıda play-off’un gediklilerinden biri hale getirir. Aslında Nash’in zirve yaptığı o dönemler ben de pek de iyi hatıralar bırakmamıştı.



Eğer Az çok Los Angeles Lakers’a benim gibi gönül verdiyseniz ne demek istediğimi anlardınız. 2005-06 ve 2006-07 sezonlarında iki takım play-offlarda eşleşmiş bu iki sezonda da Phoenix Suns tur atlamayı başarmıştı. Nash tabii ki başroldeydi. Ama oyununa anlam vermek benim açımdan o kadar güçtü ki… Kobe Bryant’ın , T-mac’in, Allen Iverson’un vs… diğerlerinin gösterdiği olağan üstü performansları bir yerde idrak edilebiliyordum. Çünkü bu adamlar o performansları sergilerken o kadar güç işlerin altından zorluklarla kalkıyorlardı ve bununla beraber her şey anlam kazanıyordu. Ancak Nash’in, aynı şeyleri gerçekleştirirken o kadar kolay ve basit göstermesi… İşte her zaman anlam veremediğim, büyülendiğim nokta tam da burası olmuştu.


NBA tarihinde bir maçta en çok asist (30) yapan oyuncu olan Scot Skiles onun oyununu özetliyordu adeta ‘’Bir maçta belki 30 asist yapmaz ama 14 asisti rakibi bitirir’’
Kısacası Nash’in dünyasında her şey basittir. Basit olan her şey de iyidir…



Steve Nash, artık 38 yaşında. Hala takımının beyni. İki yıl daha oynayabileceğini de eklemekten kaçınmıyor. Geçtiğimiz takas döneminde adı şampiyonluk favorilerinden bazı takımlarla anıldı. Koç Alvin Gentry, onun takas olmakta özgür olduğunu bu konuda gerekli kolaylıkları yapacaklarını da belirtti. Kabul etmedi, Suns’ta kalmayı tercih etti. Verdiği bu kararın sonucunda  belki de hiçbir zaman bir şampiyonluk yüzüğü olmayacak, sonuna kadar hak etse de şampiyonluk sevinci yaşayamayacak.Peki bunun olmaması Nash’ten herhangi bir şey eksiltecek mi? O yine Suns formasını giyip parkeye bastığında hepimizi büyüleyecek, dışarıda ise birilerinin yardımına koşacak. İster takım arkadaşı olsun ister olmasın. Tam bir lider gibi herkesi akışın içerisinde tutacak. Hem içeride hem de dışarıda.
Oğlunu 8 yaşında izlediğinde NBA’de yıldız  olacağını söyleyen anne Jean Nash ise benim bu kadar  yazdığım yazıyı tek cümleyle özetler…

‘’Onun NBA’de yıldız bir oyuncu olmasından dolayı guru duyuyorum ancak kişiliği beni daha çok gururlandırıyor’’